Bolvadin'in Temel Taşları

 

EKMEKÇİ ŞAVKI  (ŞEVKİ EKİCİ)

Hacı Şevki EKİCİ…Hacımuratların Ekmekçi Şavkı…Uzun yıllar ekmekçi çıraklığından sonra, yıllarca fırın kızdırdı; ekmekçilik yaptı. Ayrıca, han işletti; posta ve damga pulu bayiliği de yaptı.

   Ekmekçi Şavkı; orta boyda, yuvarlak yüzlü, saçları genç yaşta dökülmüş olan, normal kiloda birisiydi. Yerine göre sert; yerine göre de çok merhametliydi. Üstü-başı yırtık birisini görse yardım eder, sonra da için için ağlardı. Hayrını gizli yapardı. “Cebinde bir günlük nafakası olana yardım etmek haramdır.” der; kapıya gelen dilenciye: “İnayet ola!” der ve bir şey vermeden gönderirdi. Çok şakacı olup, şaka yapmayı da severdi. Boğazına düşkündü; yediği şeyler ona dokunmazdı; her şeyi yerdi. En çok, fırıncılık yıllarından alışkın olduğu etli pideyi severdi. İstidâcı Yusuf ve Tebbettinin Mehmet, günlük olarak bunun dükkanına uğrarlar ve akşama ne yiyeceğini sorarlardı. O da: “Akşama tilki eti var!” der, beraber gülüşürlerdi.

Çarşının mihenk taşlarındandı. Kıtlık zamanlarında fırın işletti; çok zorluklar çekti. Beş sene, Edici’nin Han’ın işletmeciliğini yaptı. Bakkal dükkanı işletti, pul bayiliği yaptı. Çocuk yaşta esnaflığa başladı. Son anına kadar çalıştı. altı yaşında girdiği çarşıdan, seksen dört yaşında ayrılarak, terk-i mekân etti.

   HACIMURATLAR

Hacımurat Sülalesi, Yörük tâifesine mensup olup, Bolvadin’e ilk gelen sülalelerdendir. Maraş-Afşin’den gelmişlerdir. İmaret Camii yakınında, İmaret Mahallesi’nde iskân olmuşlardır. Bolvadin genişlemeden önce, Hacımuratlar’dan on üç aile aynı mahallede oturmakta idi.

12 Temmuz 1910…Şevki Ekici dünyaya gelir. Hacımuratların Çiftlik, Üçhüyük Bölgesi’nde bulunmaktadır. Sülale, çiftçilik ve hayvancılıkla ilgilenmektedir. Ayrıca, “Hacımuratlar Odası” vardır ve şu anda çalışmaktadır. Çiftlikte ise yüzlerce koyun ve sığır vardır. Bu geçici dünyaya yeni bir can, yeni bir nefes gelmesine sevinen ailesi, büyük mutluluk duymaktadır. Çocuğun ilk ağlamasına koyun-kuzu sesleri de karışır. İlk çocuklarını, babası Osman ve annesi Fatma büyük bir özlemle bağırlarına basıp, adını “Şevki” koyarlar. Küçük çocuk bir yaşına geldiğinde, babası vatan görevi için askere gider. İki yıl sonra, babasından dört yaş büyük olan amcası İbrahim’i de savaş için tekrar askere çağırırlar.

ŞEHADET ŞERBETİ

1915 yılının Mayıs ayı…Şevki beş yaşında…Yüzünü hiç görmediği babası ve amcası, Çanakkale’de yedi değişik milletten düşmana karşı kahramanca savaşmaktadır. Birgün, Hacımurat Oymağı’ndaki evlerinin kapısına bir asker gelir. Elinde sarı zarflar vardır. Arkası mühürlü zarfların içerisinden bir tanesine seçerek annesine verir. Annesi, kocasından mektup geldi, düşüncesiyle mektubu heyecanla açar. Gördüğü manzara karşısında titrer ve olduğu yere bayılır. Mektubun içerisinde, bir künye vardır. Şehit olan kişilerin evlerine, şehit olduğunu bildirmek için künyesi gönderilmektedir. Annesi, çok üzülür; kendini yerden yere atar. Bu acıya dayanamaz ve kocasının ‘kırkı’ çıkmadan o da vefat eder.

İki ay sonra, asker bir mektup daha getirir. Bu mektupta da, amcası İbrahim’in künyesi vardır.   Şahadet; zalime karşı Hakk’ı haykırmaktır. Küçük Şevki dünyada artık yapayalnız kalmıştır. Amcasının hanımı Habibe’nin, Halime adında, Şevki’den iki yaş küçük kızı vardır. Bazıları: “Bu çocuğu yanına al. Hem oğlun, ilerde de damadın olsun.” derler. Habibe, yanına alıp bunları büyütür. Kızı, on dört yaşına gelince Şevki ile evlendirir.

   YUNANLILAR

1921 yılı…Ağustos’un sonları…Yunanlılar Üçhüyük Bölgesine karargah kurmuşlar. Ayrıca, askerlik şubemizi de işgal etmişler. Çiftliklerdeki büyükbaş hayvanları toplayıp Afyon’a, yiyecek için askerlerine götürmüşler. Hacımuratlar’ın çiftlikte de bir şey bırakmamışlar. O gün için çoğunun evinde, en az bir sağılır inek var. Şevki Ekici’nin rahmetlik şehit amcasının evinde de, bir sağılır inek bulunuyor. Amcasının hanımı ve sonradan eşi olacak olan kızı Halime, bir ineğe ve “Sarıkız” adını verdikleri bücüğüne, annesiyle birlikte bakıyor. Bücüğün yemini suyunu, dokuz yaşındaki Halime veriyor ve onu çok seviyor.

Düşman askerleri, ikişerli gurup halinde sokaklarda devriye geziyor ve evlerden yumurta, ekmek, tavuk istiyorlar. Bir gün sabah erkenden, düşman askerleri silahlarının dipçiğiyle kapıya vuruyorlar. Halime’nin annesi kapıyı açtığında, iki düşman askeri kadını itip doğru ahıra giriyor. Ahırdan ineği ve bücüğü çıkarıp götürürken, kız çok sevdiği bücüğünü vermemek için sarılıyor. Bu sırada askerin biri, küçük kızı ittirip yere düşürüyor. Annesi hemen kızına sarılıp teselli ediyor. Ertesi gün oluyor fakat kızın gözyaşları dinmiyor. Düşmanlar, topladıkları hayvanları kışlaya götürüyorlar. Annesi, teselli etmek için kızını kışlaya götürüyor. Dışarıda tel örgü içinde olan hayvanların yanına vardıklarında kız: “Sarıgız!” diye sesleniyor. Bu sese alışkın olan bücük, hemen Halime’nin yanına geliyor. Kız onu severken, oradaki düşman askeri bunları süngü takılı silahıyla kovalıyor. Hüzünlü bir şekilde tekrar evlerine dönüyorlar.

AĞAÇTA ASILI ADAM

Babası ve amcası olmadığı için, Şevki okula gidemiyor. Çarşı Camii Eski İmamı Hüseyin Sezen’in babası Ekmekçi Hakkı’nın, Zafer Caddesi üzerinde fırıncı dükkanı var. Onun yanına çırak olarak veriyorlar. Orada ayrıca, kendi emsali olan ve sonradan meşhur ekmekçi olan Ekmekçi Durmuş Göksu ve Ekmekçi Galip Bülbül’de çalışıyor. Ekmekçi Hakkı bunları gözetliyor, yetiştiriyor. Her gün sabahları, fırını bunlar sırasıyla açıyorlar; suları Çarşı Çeşmesinde dolduruyorlar; temizliğini yapıyorlar; hamur yoğurmaya başlıyorlar.

29 Eylül 1921…Yunanlılar kışlayı yakıp Bolvadin’i terk edeli beş gün oldu. Şevki on bir yaşında…O gün dükkan açma sırası onda…Annesi olmadığı için, yengesine sabah erken kaldırmasını söylüyor. Sabah namazına kalkan yengesi, Şevki’yi kaldırıp fırını açması için gönderiyor. Şimdiki gibi sokak lambası olmadığı için sokaklar zifiri karanlık. Hafiften de yağmur atıştırıyor. Şevki, İmaret Mahallesi’ndeki evlerinden çıkıp çarşıya doğru giderken, belediyenin önüne geliyor. O zaman belediye, şimdiki çınarın karşısında iki katlı ahşap bir bina imiş. Binanın önünde akasya ağaçları varmış. Karanlıkta yürürken, gölgen bile seninle değil…Karanlıkta ilerlerken, belediyenin önündeki ağaçta boynundan asılı halde sallanan bir adam görüyor. Korkuyla hemen evlerine koşup, boyanasına (babanne) durumu anlatıyor. Boyanası, gün ışıyıncaya kadar bunu bırakmıyor. Gün ışıyınca tekrar belediyenin önüne geliyor. Adamın asılı olduğu ağacın etrafında, halkın toplandığını görüyor. İhanetin adı yoksa affı da yoktur. Orada soruşturduğunda, ağaçta asılı olan kişinin, düşmanla birlik içinde olduğu için, birileri tarafından asılarak cezalandırıldığını duyuyor. İhanetin hoşgörüsü olmaz; hoş görülen ihanet, tekrardan ibarettir. Yapılan ihanetin cezasız kalmadığına seviniyor.

 TAŞ ATAN ÇOCUK

Kurtuluş Savaşı’nın en hareketleri günleri…26 Ağustos 1922’de Afyon düşmandan kurtarılmış ve Yunanlılar İzmir’e doğru kaçmaya başlamışlar. Vaktinden önce çiçek açmaz; rüzgâra kelepçe vurulmaz. 02 Eylül 1922 günü… Kütahya-Dumlupınar bölgesinde, düşman generali Trikopis ve Afyon Ordu Kumandanı Papulas’la birlikte, diğer komutanlar esir alınıyorlar. Esirler Uşak’a götürülüyorlar. Oradan trene bindirilip, Çay İstasyonu’nda indirilecek ve kara yoluyla Ankara’ya götürülecekler. Esir komutanlar, otuz Jandarma koruması altında, gece trene bindiriliyorlar. Bolvadin Kaymakamlığı’na, telgrafla beş otomobil temin edip, istasyonda bekletilmesi için emir geliyor. Sabaha doğru esirler, Çay İstasyonu’ndan alınıp, otomobillere bindiriliyorlar. Bolvadin’den geçerken, ihtiyaç molası veriyorlar. Şimdiki çınarın olduğu yerdeki parka oturuyorlar. (O zaman çınar ağacı henüz dikilmemişti.) Etrafına Bolvadin halkı toplanıyor. Hepsi, düşman askerlerine kin ve nefretle bakıyorlar.

Şevki, o zaman on iki yaşında…Fırında çalışırken, esir Yunanlı komutanların geldiğini duyuyor. Ustasından izin alıp, onları görmek için yanlarına koşuyor. Düşman komutanları ve askerlerimizin oturup çay içtiklerini görüyor. Aklına, düşmanın ettiği eziyetler ve şehit babası ve amcası geliyor. Şevki’nin içerisinde, kerpiç gibi yatan düşmana karşı duyduğu kin, iyice alevleniyor. Elleri titriyor; gözü kararıyor ve hırsla yerden bir taş alıp, esir komutanlara doğru savuruyor. Taş, düşman askerinin birisinin sırtına geliyor. O anda, orada bulunan halk da taşlamaya başlıyor. Muhafızlar, hemen esirleri arabalara bindirip hızla kaçırıyorlar. Etme bulma dünyası…Köprü yapan kendi geçer; kuyu kazan kendi düşer. Bu olaydan sonra Şevki’nin içi biraz rahatlıyor. Zulüm pâyidar olmuyor. Zalimlerin vicdanları, eninde sonunda onları buluyor.

   KELOĞLAN

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Bolvadin’in ilk muallim (öğretmen)leri: Nuri Gümüş (Cıkların Gara Nuri), Abdülkadir Baykara (Mâlim Abdigadir) ve Muharrem Göker (Mârem Hoca) olmuştur. Hepsi de, otuz yıldan fazla görev yaparak, eğitime ve Bolvadin’e büyük hizmette bulunmuşlardır.

Yıl 1925…Bolvadin’in bu ilk öğretmenleri Şevki ile arkadaş…Şevki, annesi-babası olmadığı için okula gidememiştir. Arkadaşlarının okumasına imrenir. İlkokuldan sonra bu üç arkadaşı, Konya Muallim Mektebi’ne imtihana girmek için giderler. Nuri Gümüş ve Abdülkadir Baykara kazanırlar. Muharrem Göker ise, kafası ‘kel’ diye kazanamaz. O zaman çok çocuğun kafası keldir. Üzüntü içerisinde Bolvadin’e gelir. Ertesi gün, Afyon Milletvekili Ali ÇETİNKAYA (Kel Ali), Bolvadin’e gelir ve partililerle birlikte, şimdiki çınarın olduğu yerdeki parka otururlar. Onun kafası da keldir. Bunu fırsat bilen Muharrem Göker, hemen yanına gider ve: “Efendim, ben öğretmen olmak istiyorum fakat benim kafam kel diye, beni okula almıyorlar!” der. Ali ÇETİNKAYA bu duruma kızar ve cebinden kartvizitini çıkararak arkasına yazı yazar: “Git bunu okula ver. Seni okula alırlar.” der. Ertesi gün hemen okula gider ve kaydını yaptırır.

   ÇİMENTO

Yıl 1925…Şavkı Usta on beş yaşında…Türkiye’de ilk çimento fabrikası 1911’de İstanbul-Darıca’da kuruluyor. Anadolu’nun çimento ile tanışması bundan on sene sonra oluyor. Kimse, ne çimentonun adını biliyor; ne de kendisini tanıyor.

Bolvadinli fırıncı esnafı, Bolvadin’de yeterli un bulamadığı zaman, Afyon’daki değirmenlerden getiriyor. Birgün ustası Hakkı Sezen, Şevki’yi çağırıyor ve Afyon’dan un getirmesini söylüyor. İki atlı bir araba kiralıyorlar ve ertesi gün erkenden, Hamidiye’ye giden toprak yolu takip ederek Afyon’a varıyorlar. Değirmenci unları hazırlarken, arabacıyla birlikte bunlar da değirmenin önüne oturuyorlar. Biraz sonra yan taraftaki dükkandan kavga sesleri geliyor. Kapının önüne çıkan iki kişi, yerdeki betonda kavgaya tutuşuyorlar. Yerde kalan birisi, can havliyle belindeki kuşaktaki kamayı çekip, üsttekini bıçaklıyor. Bıçaklanan adam yan tarafa düşüyor ve bıçaklayan kaçıyor. Yerdeki adamın kanı akıp, bir-iki metre ileriye gidiyor. Adam biraz sonra ölüyor. Şevki, kanı niye toprağın sormadığını ve aktığını merak edip etrafındakilere soruyor. Oradakiler de: “Bu çimento…kanı sormaz!” diyorlar. İlk olarak çimentoyu orada görüyor ve ismini orada duyuyor.

   FIRIN YANGINI

Askerden gelen Şavkı Usta, kendi fırınını açar. O gün için fırında; ekmek, simit, fırın eti, etli pide,  bilhassa sıygıçlı pide çok yapılmaktadır. İşleri iyi gider. 1942-43 yıllarında kıtlık olur. Herkesin nüfusuna göre adam başı ekmek verilir. O dönemlerde çok zorlanır. fırıncılığı bırakır ve Edici’nin Han’ı beş sene çalıştırır. Sonra Zafer Caddesi’ne bir fırın daha açar. 1949’lu yıllarda belediye çavuşu gelir, bir şeylere sebep uydurup, iki güne bir ceza yazar. Şavkı Usta sonunda usanır, fırını kapatır. Zamanın belediye başkanı bunu çağırtır; âmirin-memurun bunun ekmeğini yediğini, fırını tekrar açmasını söyler. Fırın tekrar açılır.

İki sene daha aynı fırında, oğlu Tacettin’le birlikte çalışırlar. Birgün, fırını akşamleyin kapatıp evlerine giderler. Gece yarısı kapı çalınır. Gelen bekçidir. Fırının yandığını haber eder. Hemen fırına koşarlar, her taraf alev alev yanmaktadır. Sabaha kadar; unlar, odunlar, diğer eşyalar kül olur. Bir gün önce, arka bitişik komşu evdeki aile, esvap yıkamak için ocak yakmış. Oradaki ocaktan ateş gelmiş şüphesi uyanır. İnsan isterdi ki, her şey gönlünce olsun; lâkin kader var…Bu olaydan sonra, fırıncılığı bırakır; çiftlikteki hissesini devrederek, o zamanın hükümet binası karşısından, bir büyük, bir küçük dükkan alır. Büyük dükkanı kiraya verir; küçük dükkana da oğlu Tacettin, 1956’da fotoğrafçı dükkanı açar. Nimet ve rahmet-i ilâhiye’nin karşılığı şükürdür…O da şükreder. 1972’de hac vazifesini yerine getirir.

   ŞAVKI USTA’DAN İNCİLER

Erkeklerin çoğunun şehit olduğu bir toplumda; erkek önde, kadın arkada yürür. Çünkü, kocası şehit olan dul kadınlar, onları görüp de incinmesin diye…

Cepheden; sağ, yaralı, sakat olarak dönen babalar, başka çocukların yanında kendi çocuğuna sevgi göstermemişlerdir. Yeni elbiseler, ayakkabılar almamışlardır. Onların elinden tutup oynamamışlardır. Bunu çocuğunu sevmediği için değil; babası şehit olan çocukları incitmemek içindir.

Hürriyetimiz için birilerinin ölmesi gerekiyorsa; insanlarımızın refahı için, Din-i İslam’ın devamı için, benimle beraber herkes canını-malını seve seve verir.

TAVSİYELERİ

Esnafın mutlaka dükkanının olmasını isterdi. “Allah esnafa, bir kepenklik de olsa, kendi  dükkanını versin!” diye dua ederdi. Hesap adamı idi. Tasarrufu severdi. Torunlarına: “Oğlum, bu gün bir lira kazanırsan, elli kuruşunu ye; elli kuruşunu ayır!” derdi. “Akıl daima gönlün oyuncağıdır, aklınızı iyi yerlerde kullanın!” derdi.

Üç kızı, bir oğlu oldu. “Tüyleri birbirine benzeyen kuşlar birlikte uçar.” düsturuyla, kızının birini ekmekçiye; birini aşçıya, birini de elektrikçiye verdi. Oğlu Tacettin, Bolvadin’in sevilen esnafları arasında yerini aldı. Hiç hastalık ve doktor yüzü görmeden, 28 Mayıs 1994 tarihinde, seksen dört yaşında iken vefat etti. İki sene sonra da hanımı vefat etti.

Dünya fâni…Hayat kısa…Dün biz gibi olanlar, bugün ebedî âlemdeler. Dedem Şevki Ekici ve diğer geçmişlerimize Cenâb-ı Zülcelâl’den rahmet; Habib-i Kibriyâ’dan şefaat diliyorum. Allah gani gani rahmet etsin. Ruhuna Fatiha…

   N. Sait EKİCİ