Bolvadin'in Temel Taşları

 

GAZİ EFENDİ’NİN AHMET   (AHMET YİĞİTBAŞI)

 

   Ahmet Yiğitbaşı, 1929’da Bolvadin’in Emrullah Mahallesi’nde dünyaya geliyor. Babası üç dönem Afyon milletvekilliği yapmış olan Gazi Yiğitbaşı’dır. Üç oğlan, dört kız; toplam yedi kardeştirler. Erkek kardeşleri Zakir ve Şehabettin Yiğitbaşı’dır. “İshakoğulları” namıyla da bilinirler.

Ahmet Yiğitbaşı; uzuna yakın boyu olan, normal kiloda, ince bıyıklı, biraz esmer tenli bir kişi idi. Ressam, şair, kültürlü, imanlı, iyi ahlak sahibi, sohbetinden zevk duyulan bir özelliğe sahipti. Cemiyet adamı idi. Hesap işlerini çok iyi bilirdi. Miras paylaşımında, ortaklık işlerinde aracı olarak bunu götürürlerdi.  Şair ve ince ruhlu olup, şiirleri ve pek çok tablo resimleri mevcuttur. Kadriye Camii içerisindeki ayet yazılı levhalar bunun eseridir. Girişimci ruhluydu. Hisar Gölü Kooperatifi, Bol-yem Kooperatifi, Hayvancılık Kooperatifi, Kamyoncular Kooperatifi ve bazı kooperatiflerin kurulmasında öncülük etti. 1966 yılından itibaren iki sefer belediye meclis üyeliği ve daha sonra reis vekilliği yaptı. 1967- 69 yıllarında iki sefer hac görevini yerine getirdi. Askerlik dönüşü evlendi. Beş kız, bir erkek çocuğu sahibidir. Oğlu Sıtkı, Alkaloid Fabrikası’ndan emekli olmuştur.

OKUMA  HAYALİ

Ahmet Yiğitbaşı, ilkokulu bitirdikten sonra okumak ister ve babası, Bolvadin’de ortaokul olmadığı için Afyon’a gönderir. Afyon’da ortaokulu başarıyla bitirdikten sonra, Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ne kaydolur. Babası Gazi Efendi, yapağı-tiftik ticareti yapmaktadır. Gıllaklar’ın Han’ın yanında dükkanları vardır. O gün için koyun-keçi çok olduğu için, işleri de çok iyidir. Babası, en büyük oğlu olduğundan dolayı, işleri takip etsin düşüncesiyle bunu okumaya göndermez. Askerlik vaktine kadar babasıyla birlikte ticaret yapar. Liseye gidemez fakat kendisini en iyi şekilde yetiştirir. Kitap okumayı, şiir yazmayı, resim yapmayı kendine bir görev olarak görür. Ömrü boyunca da, okuyamadığına devamlı üzülür. Rüyalarında dahi okul hayaliyle yaşar. Askerliğini, İstanbul-Tuzla’da ‘yazıcı’ olarak yapar.

   OT  MAKİNESİ

Hayvancılık, Bolvadin halkının önemli gelir kaynaklarından birisi idi. 1964 yılında, şehir dışındaki boş araziye yargı (kanal) yapılmadan önce, etrafı hep sulaktı. Yazın ise sular çekilir, orada biten otlar ise, arazi sahipleri tarafından biçilip evlerine getirilirdi. Kağnıların etrafı tahta veya kalın bezle kapatılır, bu şekilde samanlığa taşınırdı. Otu biçip getirme işi zor olduğu gibi, bir de samanlıkta çok yer kaplardı.

Ahmet Yiğitbaşı’nın babası Gazi Efendi milletvekili olup gidince, oğlu Ahmet Yiğitbaşı farklı işler de yapmaya çalışır. Ot biçmenin ve taşımanın sıkıntısını görür ve Keresteci Hakkı Ünlü ile beraber, ilk olarak dizel traktör alırlar. O zaman için Bolvadin’de sayılı traktör vardır. Çiftçilik yapmaya başlarlar. Arkasından, H.Hüseyin Köksoy ve Hicazı Doğruyol’la birlikte, ortak olarak iki tane ot balyalama makinesi alırlar. Makinelerin üzerine kendi eliyle “Göl Şahini” yazar. Gölet durumunda olan yerler “göl” adıyla anılıyordu. Erkmen Gölü, Yenice Gölü, Alvar Gölü gibi…Buralarda biçilen otları  balyalarlar. Bu, çiftçi için büyük kolaylık olmuştur. Sıkıştırılıp tel ile balyalanan ot, rahat bir şekilde evlere taşınır.

Yenilik yapmaya doymayan Yiğitbaşı; İhsan Özaydın, İhsan Yazıcı ve H.Hüseyin Köksoy ile birlikte biçer-döver ve iki tane de kamyon alarak hizmete sokar. Bir müddet sonra da ortaklıktan ayrılırlar.

   KULUÇKA  MAKİNESİ

   Çocukluk yıllarımızda evlerdeki ahırda üç-beş de tavuk bulunurdu. Tavuklar gübrelerin içinde deşinirlerdi. Sokakta gezen tavuklar da genellikle küllükte (çöplük) gezinirlerdi. Tavukların yumurtası çoğu zaman evde, ailenin bir öğününü geçirecek yemek olurdu. Bazen de evin çocuğu kümese girip, iki yumurta aşırır ve bununla gılik, harıp, iğde alırdı. “Okucu” (okuyucu) çıkan kadınlara, ev sahibinin parası yoksa yumurta verirdi. Okucu da bunun kırılmaması için bir bakkala satar, paraya çevirirdi. Bir evde yeni doğan bir bebek, kırk gün dışarıya çıkarılmaz; daha sonra tanıdıklara “kırk uçurma” adını verdikleri misafirliğe götürülürdü. Misafirliğe gidilen evin sahibi, bunlar evden ayrılırken bebeğin annesine “bütün lokma” diye 1-2 yumurta verirdi. Ayrıca, “Uykusu burada kalmasın.” diye bir parça ekmek de verirdi.

Bahar geldiği zaman tavuk “gurk” olur, ev sahibi tavuğun altına tek sayılı, 7-9 yumurta koyar; civcivleri çıkartırdı. Çıkan civcivler büyüyünceye kadar yarısını kedi-köpek kapardı. Bu yüzden tavuk üretimi az olduğu için, tavuk da pahalı olurdu. Yeni evlenen gençlere kız evi, kızını gelin çıkarırken baklava ve pişmiş tavuk verirdi. Damat ve gelin gerdeğe girdikleri gün, mükafat olarak bunlardan yerlerdi. Arkadaşları damada: “Hadi gene iyisin! Akşam baklava ve tavuk yiyeceksin!” diye takılırlardı. Tavuk eti kıymetliydi. Bir aile, senede belki birkaç kere tavuk ancak yerdi. Kuluçka makinesi çıkınca, tavuk üretimi fazlalaştı. Herkes rahat bir şekilde tavuk eti alabilir hale geldi. Fakat o eski tatları bulmak mümkün olmadı.

Bolvadin’de, hayvan beslemek için yapılan büyük ahıra ‘kotura’ denir. Başka yerlerde genellikle ‘besihane’ deniyor. Ortaklıktan ayrılan Ahmet Yiğitbaşı, Cirit Mahallesi’nin olduğu yere büyük bir kotura yapar. Farklı bir uğraşa girmek ister: Kuluçka makinesiyle civciv ve tavuk üretimi…Bir seferde 2500 civciv çıkarabilecek, Amerikan malı iki adet kuluçka makinesi getirir. Yumurtaları toplar ve üretime geçer. Bu olay, Bolvadin ve çevresinde ilk defa gerçekleşiyor. İki sene devamlı civciv yetiştiriyor. Bakımını, ilaçlarını düzenli yapıyor. Hastalığa yakalanmaması için uyguladığı ilaçlar Avrupa’dan geliyor. Bir ara ilaç sıkıntısı oluyor. Bu arada “ölet” dediğimiz salgın hastalık geliyor ve bütün civcivleri tavukları üç gün içinde öldürüyor. Bütün emekleri heba oluyor ve “iki eli böğründe kalıyor.” Böylece, 1956 yılında başladığı civciv üretme macerası 1958 yılında sona eriyor.

İHTİLAL

Ahmet Yiğitbaşı’nın babası Ankara’da milletvekili…Kuluçka işi olmayınca, kardeşi Zakir ile birlikte 1958’de Ankara’ya gidiyorlar ve burada bakkal dükkanı açıyorlar. Çevresinden babalarına: “Milletvekilisin, her yerde sözün geçer; şu çocukları devlet dairelerinden birisine yerleştir.” dendiğinde babası: “Bu adaletsizlik olur. Ben çocuklarıma torpil yaptırmam!” deyip reddediyor. Bunlar, bakkal dükkanı çalıştırırken 1960 ihtilâli oluyor ve diğer milletvekilleriyle birlikte babası da tutuklanıyor. “İhtilal, önce çocuklarını yer.” diye bir söz vardır. Babaları tutuklandıktan sonra, bunlar üzerinde psikolojik baskı oluşuyor. İki sene daha orada duruyorlar ve 1962’de Bolvadin’e dönmek mecburiyetinde kalıyorlar.

DERİ  TİCARETİ

Bundan altmış yıl önce, Bolvadin ve çevresinde binlerce koyunu, yüzlerce sığırı olan kişilerin olduğundan bahsedilirdi. Ayrıca, çevredeki köy, kasaba ve ilçelerin ticaret merkezi idi. Herkes tiftiğini, yapağısını, derisini Bolvadin’e getirip pazarlardı.

Ankara’dan dönen Ahmet Yiğitbaşı, çok sevdiği ve saydığı arkadaşı, halasının oğlu Mehmet Ali Huyugüzel ile birlikte derici dükkanı açmaya karar verirler. Çarşı Camisinin arka tarafına düşen köşe dükkanı kiralayıp açarlar ve bir de kamyon alırlar. Tiftik ve yapağının yanı sıra, genellikle sığır derisi alırlar. Her ay toplanan bir kamyon deriyi götürüp, İstanbul’da ayakkabı fabrikasına verirler. 14 yıl bu ortaklık devam eder. Ayrıca birlikte kömür ticareti yaparlar, Taşağıl Köyü’nden inşaat için taş taşırlar.

ŞİDDETLİ  KIŞLAR

İnsanların yaptığı hatalar sonucu, dünyada iklim değişiklikleri gözlenmektedir. Buna “küresel iklim değişikliği” diyorlar. Ne eski yazlarımız kaldı; ne de eski kışlarımız…Toprak damlardan yollara kürenen karlar bitti…Kürenen karlardan dolayı, üç ay erimeyip yolun ortasında kalan karlar-buzlar bitti…Dam boyu yığılan karlardan damlara çıkma vakti bitti…Ev içerisindeki su dolu testilerin çatır çatır donduğu zamanlar bitti…Analarımızın sokak çeşmesinden su çekerken donan ellerinden dolayı ağladığı zamanlar bitti…

Peki, bu yokluk içerisinde olan insanlar o soğuklarda ne yapıyorlardı? Nasıl ısınıyorlardı? Kömürlü kalorifer sistemiyle mi, yoksa doğalgazlı sistemle mi ısınıyorlardı? Bunları hayal bile edemiyorlardı. Herkesin evinde “kokaryakıt” dediğimiz, tezek ve kemire vardı. Ayrıca, meşe odunu da vardı. Evlerin duvarları kerpiçten, damı kamış ve topraktandı. Birbirine yaslalı (bitişik nizam) olunca da pek güzel ısınıyorlardı. İnce teneke sobada yanan meşe odununun çıtırtısıyla huzur içinde oturuyor, kalkıyor, uyuyorlardı. Hayvancılıkla uğraşıp da bu güne kadar evine kömür almamış, nadir de olsa insanlarımız bile var.

1969 yılı…Ahmet Yiğitbaşı kömür ticareti yapmaya başlar. O günlerde, kömürler Çay Tren İstasyonu’na geliyor. Oradan da kamyona yükletilip Bolvadin’e getiriliyor. Çok kişi kömür kullanmıyor. Alan da beş yüz kilo alıyor, bazen de bir ton alan çıkıyor. Böcünün Ramazan, Sırımın Bayram, Abdullah Yaman (Apık), Kaleli İbrahim…vagonlardan kamyona yükledikleri kömürleri, getirip Çarşı Camii yanındaki çınarın altına döküyorlar. Burada tekarabacılar; İbrahim Ekici, Kör Hüseyin, Nurettin Uşaklı, Karaosmanoğlu Kardeşler…sıra halinde beklerler, bir varil içerisinde kantara konan kömürler tartıldıktan sonra evlere dağıtımını yaparlar. Çarşıda durumu iyi olan esnaf da, günlük olarak tenekeyle alıp dükkanında yakıyor.

   MANİFATURACILIK

Rahmetlik Hicazı Doğruyol (Ölügızının Hecazı) toplumda saygınlığı olan bir esnafımız idi. Memleketin bilinen en eski esnaflarındandır. Bunlar üç kardeş olup, manifatura dükkanı çalıştırırken ayrılırlar. Hicazı Ağa, Yiğitbaşı’na ortak olmaları için teklifte bulunur. O da kabul eder. Çarşı Cami arkasındaki şu an faaliyette olan dükkanında çalışmaya başlarlar. Bütün köylüler Hicazı Ağa’yı bilirler ve genellikle buradan veresiye alışveriş ederler. Hicazı Ağa da kimseyi kırmaz. Ortakçılığa başlayan Ahmet Yiğitbaşı, yenilikler peşindedir. Dükkanın içinde düzenlemeler yapar. Herkes “Ölügızları” adını bildiği için, dükkanın adı da yoktur. Yiğitbaşı dükkanın bir adının olmasını ister ve bir tabela üzerine güzel bir şekilde “DOĞRUYOL MANİFATURA” yazar ve dükkanın kapı girişini üzerine asar. Nüktedanlığıyla bilinen Hicazı Ağa levhayı görünce: “Elin oğlu yerin altından Amerika’ya gidiyor; sen, Dişli Köyü’ne giderken bayrak açıyon!” der. Yani, reklama lüzum yok, bilen bizi biliyor, demek istemektedir. Bu söz, halk arasında yaygınlaşır ve günümüzde de kullanılmaktadır.

MONTOFON  İNEK

Her ülkenin kendine has sığır türleri vardır. Anadolu’daki insanların yetiştirdiği sığır türüne “karasığır” denirdi. Bolvadin’de hemen hemen her evde bir karasığır olurdu. Bir tek ineğinin sütüyle geçimini sağlayan kişiler vardı. Bu sığır türü soğuk iklime dayanıklı olup, boyu çok yüksek değildi. Canlı ağırlığı 300 kiloyu geçmezdi. Çok sütü de olmazdı. Adamın ineği çok süt veriyorsa: “Benim inek dört kilo süt veriyor!” diye böbürlenirdi. Her mahallenin bir “hergele” si ve çobanları vardı. Her gün sığır, sabahleyin evden çıkarılır, hergele toplanma yerine getirilirdi. Bir arada toplanan hayvanlar, çoban eşliğinde meraya çayırlığa götürülüp yayılır, akşam olunca da şehre getirilirdi. Sığır, akşamleyin kendi evini bulur ve ahırına girerdi. Ev sahibi ahırın kapısını açmamışsa, kapıda möğürürdü.

Devamlı araştırma içerisinde olan Ahmet Yiğitbaşı, yurtdışında çok süt veren inekleri araştırır ve Türkiye’de de yetiştirilen “Montofon” denilen inekten 1954’de bir tane getirtir. Anavatanı İsviçre olan bu inekler, günlük yirmi kilo süt vermektedir. Diğer sığırlarının içine bunu da koyar. Bu cins inekten iyi verim alındığını görünce, 1967 yılında üç tane daha getirtir. Bolvadin’de yirmi sene bunun neslini devam ettirir. Bolvadinli, karasığırı terk etmekte zorlandı fakat şimdi bu tür sığırı bulması bile zorlaştı.

   CENAZEDEN  SONRA

Kişi vefat edince; komşuların, akrabaların, ölü evine yiyecek getirmesi sünnettir.  Hz. Peygamber, ölünün kendi ailesinin yemek hazırlayıp, gelenlere ikram etmesini hoş karşılamamıştır.

Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman iyidir. Şu veya bu geceye tahsis edilemez. Yapılan her türlü ibadetin sevabı geçmişlerimize hediye edilebilir. Ölünün; “yedinci”, “kırkıncı” ve “elli ikinci” gecesi ile ilgili hiç bir şey belirtilmemiştir. Bunun dini bir dayanağı yoktur. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir.

Uyarılara rağmen, bizde de aynı âdetler devam etmektedir. Cenazesi olan kişi, sevdiğinin acısını unutup, akşam verilecek olan yemeğin telaşına düşmektedir. “mevlit” adı altında, evlerde veya salonlarda verilen yemeklerde, davete gelenlerin haline bir bakın!.. Sanki düğüne gelmiş gibi herkes gülüş-çığırış içerisinde yemeklerini yerler ve giderler. Hocalar, okumayı biraz uzatırsa mırıldanmalar başlar. Son zamanlarda, cenazenin defnedildiği gün cenaze evine taziye için gelen kişilere, pide ikramı yapılmaya başlandı. Cenaze evine giriyorsun, içerisi yemek, soğan, sarımsak kokuyor. Dostlardan gelen bu pideler, fukaralara dağıtılsa amacına ulaşılmış olur. Ölmüşlerimiz için yapacağımız en güzel hayır, ihtiyaçlı kişilere yardımda bulunmaktır. Bunun zamanı-mekânı yoktur. Bilhassa, eğitim gören talebelere maddi yardımda bulunmak, mevta için en büyük hayır olacaktır.

   RAZIYIM

Ahmet Yiğitbaşı rahatsızlanır ve ameliyat olur. Hastanede iken şu şiiri yazar: “Hastanede yine akşam, dalmışım derin derin. / Daha sızısı geçmedi içimde yârelerin, / Ciğerimde bir yanan var, sayısız derbederim. / Heyhat, tam beş olacak vukuu neşterlerin. / Bu yangın biliyorum, nazik ince yerimde, / Ne damarda kan kaldı, ne yaş didelerimde. / Mevsim hazan, faydası yok, gamın da kederin de. / Ne varsa Hakk göstere, razıyım kaderimde.”

   Ameliyat iyi sonuç verir fakat iki sene sonra tekrar hastalanır. Zamanın yaklaştığını anlayınca, eşine ve çocuklarına şu tavsiyelerde bulunur: Cenazemi bekletmeyin hemen kaldırın. Süslü mezar yaptırmayın, yerim belli olsun yeter. Davet yemeği vermeyin, eşten-dosttan yemek gelirse bunu yedirin. Fakirlere, muhtaçlara hasenatta bulunun.

24 Eylül 1989 Pazar…Vefat edeceğini eşine, çocuklarına söyler ve uzandığı yerde dualarla son olarak gözlerini kapatır. Allah gani gani rahmet eylesin. Ruhuna Fatiha…          N.Sait EKİCİ